Yüreğinin Götürdüğü Yere Gitme

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git romanıyla dünyada çok satanlar listesinden düşmeyen ünlü yazar Susanna Tamaro’dan ilginç bir itiraf geldi…


1994’te Yüreğinin Götürdüğü Yere Git’le aylarca liste başı olan İtalyan yazar Susanna Tamaro, 10 yıl aradan sonra yazdığı yeni romanı Büyük Bir Aşk Hikayesi’yle yeniden okurlarının karşısına çıktı.

Ebru Dedeoğlu’nun sorularını yanıtlayan ünlü yazar ilginç bir itirafta bulundu.

“Yüreğimin götürdüğü yere gitmek hayatımı zorlaştırdı”

Susanna Tamaro, Türkiye’de ve tüm dünyada en çok satanlar listesine giren Yüreğinin Götürdüğü Yere Git kitabı hakkında sorulan “Siz yüreğinizin götürdüğü yere gidebildiniz mi?” sorusuna okurlarını şaşırtacak bir itirafta yanıt verdi.

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git ile milyonların gönüllerini fethettiniz ve belki de hayatlarını tekrar sorgulamalarını sağladınız. İlk olarak sormak istiyorum; siz yüreğinizin götürdüğü yere gidebildiniz mi?

Susanna Tamaro: “Evet, elbette. Ne yazık ki çocukluğumdan beri daima yüreğimin beni götürdüğü yere gittim ama bu durum hayatımı daha da zorlaştırdı. Yürek genellikle bizi sıra dışı seçimler yapmaya yönlendirir.”

– 10 yıl aradan sonra yeni bir roman yazdınız. Şimdi de Türk okurlarıyla buluştu. Etkileyici bir aşk hikâyesi. Büyük Bir Aşk Hikayesi fikri nasıl oluştu?

Uzun yıllardan beri bu hikaye üzerine çalışıyorum. Yüreğinin Götürdüğü Yere Git kitabımda da, ana kahramanım kadınla, doktor arasında büyük bir aşk yaşanmıştı. Sanırım büyük kitlelere seslenen edebiyat eserlerinin merkezinde gerçek bir aşk hikayesi var. Anna Karenina, Martin Eden, Savaş ve Barış, Uğultulu Tepeler… Yıllar içinde derin aşkın yani zamana karşı dayanan aşkın genellikle gülünç, kimi zaman da olanaksız olarak nitelendirildiğini görmüşümdür.

– Bu durumda aşk sizin için ne ifade ediyor?

Aşk geleceğe inanmak ve güçlüklere, en derin duygusal gerçekliğimizin zaman içinde oluşacağına olan inancımızla karşı çıkmaktır. Bunu yapabilmek için de güven, saygı, dinleme ve sabır gerekir.

– Ne istemediğimizi bilmek bir güç. Peki, istemediklerimizi korkularımız ve deneyimlerimiz mi belirliyor?

Evet, olumsuz deneyimlerin bilincinde olmak yeterli. Ne yazık ki duygusal yaşantımızda genellikle kurban/cellat gibi davranış biçimlerini tekrarlayabiliyoruz. Kişi isterse bu tarz ilişkilerden daimi olarak sıyrılabilir, kurtulabilir.

– Mutluluk ve güvenli bir liman arayan Edith ve mutlu etmeyi görev edinen Andrea. Birbirlerine tamamıyla zıt ancak kendi özel alanlarını koruyan iki kişi. Onları birbirlerine yakınlaştıran geçmiş yaraları mı?

Evet, kesinlikle. Karşımızdaki kişiyi değiştirmeye çalışmadığımız takdirde farklılık ilişkiyi daima canlı tutar. Bu durum aynı zamanda bir acının ağırlığını birlikte yüklenmeyi de sağlar.

– Yaşam bizi kahramanlar ve kurbanlar olarak ikiye ayırıyor.  Oysa ki herkes kendi hayatının kahramanı olabilir. Ya da kurbanı. Bu kader mi yoksa seçim mi?

Sanıyorum hayat bu iki gerçeklik arasındaki karmaşık bir örgü: Kaderin karşımıza çıkarttığı durumlar ve bunlara verdiğimiz tepkiler. İnsanın kurban hissine kapılması bir biçimde edilgenlik şekli ve bu durum kurbana dönüşmeyi daha da kolaylaştırıyor.

– Tüm kitaplarınızda içsel hesaplamaların yer aldığı mektuplarda kadercilik, ruh temaları başrolde. Peki sizin hayatınızda kader ne kadar belirleyici?

Kader insanları daima korkutmuştur. Belki de bu nedenle insan buna kafa yormamayı yeğliyor. Bir zamanlar insanlık kaderin bilincindeydi ancak şimdi teknolojinin sağladığı kadir-i mutlak olma duygusuyla düşünmekte zorlanıyoruz. Düşünün, korkunç bir kaza oluyor, biri ölüyor, diğeri yaralı kalıyor. İşte bu kaderin karanlık yüzü. Belki de kaderin bize söylediklerini öğrenmek, yenilgiye düşmeden, hayatın bütünlüğüyle yüzleşmemizi sağlayacak büyük bilgeliği verir.

– Her Melek Korkunçtur adlı kitabınızda ailenizden bahsediyorsunuz. Zor bir çocukluk. Anne ve babanızla ilişkiniz nasıldı? Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Kitaptan anlaşıldığı üzere son derece zor geçen bir çocukluğum oldu. Anne ve babam savaştan kurtulmuş ancak yaşamlarını sarsan acı etkisinden kurtulamamış, kişisel sorunlarıyla yüklü iki gençtiler. Küçükken çok acı çektim ama şimdi onlara bakınca hassasiyetleri karşısında merhamet duyuyorum. İkisi de günümüz için genç sayılabilecek şekilde, yetmişli yaşlarında öldüler. İki erkek kardeşim ve üç yeğenim var.

– Romanın en büyük başarısının, satırlardaki tutkunun yanı sıra sonunda saklı olduğunu düşünüyorum. Her sayfa merak ve gizem barındırıyor. Venedik’ten Livorno’ya, Uzak Doğu’dan Kuzey Avrupa’ya geçmiş ile gelecek arasında hareket ediyoruz adeta. Bunun bir sırrı var mı? 

Haklısın bu kitabın yapısı son derece karmaşık oldu. (gülüyor)  Olaylarda çizgisel bir zamanlama izlemeyip zamana yaydım. Nihayetinde edebiyat anılar aracılığıyla kaderin içinde yapılan bir kazı ve bu da kitabımda gayet belirgin.

– Andrea ve Edith’i temelde birleştiren şey yalnızlıkları. Kendine ait özel alanları olan, kendi ışıklarında yanan iki sevgili. Bu durumda “Biz’in içinde ben olabilmek” mümkün mü? 

Sanıyorum gerçek ilişki yaratmanın tek formülü bu. Ötekinin içinde yok olmadan, farklılığıyla zenginleşmek.

– Asperger sendromu için “benim gözle görülmeyen tekerlekli iskemlem, içinde tutsak yaşadığım hanem” diyorsunuz. İçinde hiç de dengeli olmayan bir kişiyle yaşamak zorunda kalan son dereceli dengeli bir Susanna. Asperger olduğunuzu nasıl keşfettiniz? Onca yıl bu tutsaklığın nedenini bilmeden yaşamak, insanların önyargılarına maruz kalmak sizde neler hissettirdi?

Küçüklüğümden beri uyum sağlamada ve sinir sistemimde ciddi sorunlarla boğuştum. Gençlik dönemimde otizm sendromları günümüzdeki kadar bilinmiyordu. Çevremde fazlasıyla ürkek, zihninde sorunları olan bir genç kız olduğum düşünülüyordu. Okula gitmek, normal hayat sürdürmek çok zordu. Büyüdükçe durumun benim sorunum olmadığını, içimde mücadele etmek zorunda olduğum bir varlık olduğunu düşünmeye başladım; sanki Dr. Jekyll ve Mr. Hide bendim. Aslında son derece dengeli bir insanken mahremimde büyük bir düşmanla birlikte yaşıyordum. Yıllar boyunca nörologlara, psikiyatrlara danıştım ama kimse bana bir yanıt veremedi. Sonunda belirtilerden söz eden bir makaleyi okurken olayı kavradım ve bir psikiyatr da onayladı. Bu durum hayatımın en büyük özgürleşmesiydi ve artık Mr. Hide’ı nasıl idare edebileceğimi biliyorum.

– Şehir karmaşasından uzak doğayla başbaşa bir hayatınız var.  Kırsal yaşama geçme kararını nasıl aldınız? Biraz bize yaşadığınız yeri anlatır mısınız?

1989 yılında ağır astım teşhisi ve kent hayatının korkunç ortamı nedeniyle kır evinde yaşamaya başladım. Şimdi astım hastalığıma teşekkür ediyorum, eğer olmasaydım belki de kitaplarımı asla yazamayacaktım. (gülüyor) Tepede küçük bir evde, ormanın sınırında yaşıyorum; ortaçağ şehri olan Orvieto’ya birkaç kilometre uzaklıktayım ve burası bir zamanlar Etrüsk kadim uygarlığının topraklarıydı. Bostanım, meyve bahçem, zeytinliğim, tavuklarım, arılarım, köpeklerim, kedilerim, bir eşeğim ve bir atım var.

– Evet ben de arıcılık kısmını merak ediyorum. Aktif olarak arıcılık ile uğraştığınızı okudum. Ki romanınızda da bu ayrıntılarla karşılaşıyoruz. Arıların ölümüne yol açan pestisit kullanımı tüm dünya ülkelerinde çok fazla. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Bu büyük bir trajedi. Suya, havaya, toprağa zehir atıldığında sonu gelmeyen bir ölüm zinciri başlıyor. Evet böcekler ölüyor ama onları yiyen hayvanlar da can veriyor. Hayat döngüsü karmaşıktır ve biz insanlar sınırlı, küstah bakış açımızla geri döndürülmesi zor zararlar veriyoruz. Farklı bir tarım için mücadele, toprağın kurtuluşu için en büyük mücadelelerden biridir.

– Aynı zamanda hayvanların yardım çığlıklarına cevap veren hayvan dostusunuz. Yaşam enerjinizin ve dengenizin bir nedeni de bu dostlarınızın sevgisi olabilir mi? 

Asperger sendromum olduğundan hayvanlarla daima sıkı bir ilişki kurmaya ihtiyaç duydum. Çünkü hayvanlarda yanlış anlama diye bir sorun yok. Yazarlık hayatımdan önce de hayvanlar üzerine belgeseller çekiyordum. Ölümden kurtardığım pekçok hayvanım var. Minnet, şükran duygularını yansıtmayı o kadar iyi biliyorlar ki; bu özellik insanlarda pek sık rastlanan bir özellik değil. Dengemi bu sessiz ve sevgi dolu varlıklara borçluyum.

– Her röpörtajımda “Edebiyat ve Yemek” soruları soruyorum. İtalyan lezzetleri hepimizin rüyası. Ve biz Türkler de İtalyan lezzetlerini çok seviyoruz. Sizin en çok sevdiğiniz İtalyan yemeği hangisi?

Tabii ki. Zevkle. Makarna ve sanıyorum domates soslu spagetti en sevdiğim lezzet. Buğdayın kalitesi iyiyse, domates ekşi değilse bu dünyanın en basit ve mükemmel yemeklerinden biridir, tabii üzerine bir tutam parmigiano peyniri de serpmek şartıyla! (gülüyor) Ama itiraf etmeliyim ki Türk mutfağına da hayranım; çocukluğumda Trieste ve İstanbul çok yakın şehirlerdi. Dedemin ortakları Türktü ve sizin lezzetlerinizi çocukluğumdan beri bilirim.

– Büyük ve uzun sofralar sizin için ne ifade ediyor? Dostlar sofranızı merak ediyorum. Bizimle paylaşır mısınız?

Arkadaşlarımın çoğunluğu kırda yaşıyor ve odun ateşinde pişirdikleri yemekleri getiriyorlar. Her türden pizza ve yaşadığım bölgede yaygın olan koyun peynirini çok yeriz. Genellikle tatlıyı ben yaparım. Avusturya geleneğinden gelen ailem sayesinde anneannemin tatlılarını güzel yaparım.

– O zaman anneanne lezzetlerinden birini ya da en iyi yaptığınız tatlının tarifini istesem…

Tabii. Arkadaşlarım bana Mereng Kraliçesi adını taktılar. (gülüyor) Mereng görünürde çok kolay ama aslında çok zor bir tatlıdır. Mükemmel birliktelik çırpılmış kremayla sağlanır. Her yumurta akı için 50 gr. şeker kullanılır. Ben genellikle dört yumurta akı yani 200 gr şeker kullanıyorum. Şekerle bir kaseyi doldururum. Üzerine de çırpılmış krema. Birliktelikleri mükemmel olur. İyice karıştırdıktan sonra oda sıcaklığında yumurta akları eklenir ve sıkı, yumuşak olana kadar çırpılır, sonra da iki kaşık yardımıyla fırın tepsisindeki yağlı kağıda serilir. Fırın 100 derece olmalı, pişme iki saat sürmelidir. Italya’da merenglerle, kestane püresiyle, kremayla Mont Blanc yani dünyanın en güzel tatlılarından biri yapılır. Merengler uzun süre teneke kutuda saklanabilir. Afiyet olsun.

Kaynak: Cumhuriyet